MÜMİNLER NEFSLERİNİ EĞİTİRLER

"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53)

İnsanın dünya hayatındaki imtihanındaki en büyük düşmanlarından biri nefsidir. İnsanın en büyük düşmanının, kendi içinde olması ise çok düşündürücüdür. Dünya hayatının sonuna kadar en çetin mücadeleyi vermesi gereken varlıklardan biri, uzakta bir yerlerde değil, tam olarak "ben" dediği varlığın içindedir; yani "benliğinin bir parçası"dır.

İnsanın ise kendine, dünyadaki maddi manevi herşeyden çok sahip çıkma eğilimi vardır. Herkesten çok kendini düşünmeye, herkesten çok kendini korumaya, kendini sevmeye meyillidir.




Elbetteki bu durum, Yüce Rabbimiz'in çok büyük hayır ve hikmetlerle yarattığı bir imtihan sırrı içermektedir. Allah nefsi, insanın çevresinde gördüğü insanlardan ya da varlıklardan herhangi biri olarak yaratabilirdi.

Böyle bir durumda da insanın nefsini, kendisine ait olmayan, yabancı bir varlık olarak görüp, ona çok daha objektif olarak yaklaşması mümkün olabilirdi. Yabancı bir insana nasıl sahip çıkmıyor, nasıl kayıtsız şartsız bu insanın savunuculuğunu üstlenmiyor ve onu kendi gibi kabul etmiyorsa; böyle bir durumda da, nefsini de karşısına alması çok sıradan kolay bir olay olurdu.

Ancak Yüce Rabbimiz nefsi, yalnızca samimi iman edenlerin yenebileceği gibi yaratmıştır. İman edenler, her ne kadar kendilerine ait bir varlık gibi görünse de, nefsin de yaratılmış her şey gibi, yalnızca beyinlerinde oluşan bir algıdan ibaret olduğunu bilirler. Allah insanın beyninde nefs gibi, binlerce varlığa dair bilgi yaratmaktadır. İnsanın bunlar arasından bir tanesini seçip, "iyi de olsa kötü de olsa bu algının her şeyini sahipleneceğim, herşeyini savunacağım" diye karar vermesi, samimi vicdanla ve temiz bir akılla değerlendirildiğinde, son derece mantıksızdır.

Eğer insanın, kendisine gösterilen algılar bütününden bir tanesini seçip sahiplenmesi gerekiyorsa, bu yalnızca "Allah'ın rızası, Kuran ve İslam'ın menfaatleri" olmalıdır.

İşte nefsini sahiplenip onun kendisini kötülüğe sürüklemesinden kurtulmak isteyen bir insanın yapması gereken budur. Kendini aklını yok sayacak; aklının yerine "Kuran ahlakı"nı koyacaktır. Bedenini de sahiplenmekten vaz geçecek; bunun yerine de "Müslümanların bedenini" kendi bedeni gibi kabul edip, onları sahiplenecektir.

Bunun için şöyle düşünülebilir: Bir odada iki kişi olduğunu farz edelim. Allah burada kişinin beyninde iki ayrı insan görüntüsü göstermektedir. Bunlardan başını göremediği görüntü kişinin kendisidir. Diğerini ise herşeyiyle ve tümüyle görmektedir. İnsan, bu iki görüntü içerisinden daima kendisine ait olanı sahiplenir. Bu bedenin nefsini savunma kararı alır. Halbuki bunun yerine, tam olarak gördüğü diğer kişinin nefsini sahiplenmeye karar verse, bu ortamda gelişecek tüm olaylarda, yapılacak tüm konuşmalarda, kişi, nefsinden yana kendisine ulaşabilecek tüm belalardan kurtulmuş olacaktır. Nefsinden gelen kötülükleri sahiplenmeyecek, ondan gelecek telkinlere aldanmayacak, her ne olursa olsun Kuran'dan yana, adaletle ve dürüst kararlar verebilecek, mutlaka Kurani konuşmalar yapabilecektir. Karşı tarafın haktan yana tüm çağrılarına açık olup, bunlardan tam anlamıyla istifade edebilecektir.

Böyle düşünerek nefsini sahiplenmekten kurtulan bir insan, bu belanın getireceği maddi manevi her türlü kötülükten korunmuş olacaktır. Nefsine yönelik bir saldırı olduğunu düşündüğünde Kuran'dan uzak, tevekkülsüz bir telaşa kapılmayacak, bedeni kendini savunma hırsıyla sarsılıp güçsüzleşmeyecektir. Kendisine acımayacak, haktan uzaklaşıp, adaletsiz, samimiyetsiz fikirlere kapılabileceği bir akıl boşluğu oluşmayacaktır. Müslüman olmanın, Kuran ahlakına uymanın, Allah rızası için yaşamanın müminin yüzüne yansıttığı nur yok olmayacak, hem bedeni hem de ruhi bir kirlenme oluşmayacaktır. Allah'ın izniyle bu bilinçle hareket eden bir mümin, hem bedenen çok güçlü olacak hem de Kuran ahlakını kusursuzca yaşayabilecek bir vicdan açıklığı içerisinde olacaktır.


Kuran ahlakını yaşamaya kararlı olan bir insan Allah'ın emirlerini uygulama konusunda son derece titiz olur. Allah’ın Kuran’da bildirdiği ibadetleri yerine getirmesiyle birlikte, vicdanına uyma konusundaki gücü ve duyarlılığı artar ve samimi olarak güzel ahlakı yaşar. Bu ahlak elbette müminin nefsini eğitmesiyle birlikte gelişir ve derinleşir. Nefis eğitimi iman edenlerin hayatları boyunca sürdürdükleri çok değerli bir ibadettir. Yüce Rabbimiz’in Kuran’da "İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır." (Bakara Suresi, 207) ayetiyle bildirdiği müminlerden olmak için her Müslümanın gayret göstermesi gerekir.

Her insanın din ahlakını tanımadan önce alıştığı bir yaşam şekli ve kişiliği olabilir. Ancak din ahlakı yaşanmaya başlandığında Kuran ahlakına uygun olan iyi huylar Allah'ın rızası için yaşamaya niyetle devam ettirilmeli, Kuran ahlakına uymayan yönler ise samimiyetle tespit edilip terk edilmelidir. Allah Kuran’da müminlerin nefislerini arındırmalarının önemini ve bunun, onların ahiretteki konumlarını belirlediğini şöyle haber vermektedir:

"Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)

Müminlerin Allah'ın rızasını kazanmak için nefislerini eğitmeleri sonucunda Allah’ın hoşnut olacağı çok üstün bir ahlak ortaya çıkar. Nefislerini eğiten müminlerin Allah korkusu ve sevgisi çok güçlü ve derindir. Bu derinliği yaşayan bir mümin son derece fedakar, cömert, dürüst, adil, merhametli, cesur, güçlü karakterli olur. Hayatı boyunca her olay karşısında bu seçkin ahlak özelliklerini samimi bir gayret ve istekle yaşayan bir mümin ahirette Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini umar. Yüce Rabbimiz’e duyduğu aşk derecesindeki sevgi nedeniyle Allah’ın çok razı olacağı, güzel ahlaklı bir insan olmak için kendisini eğitir.

İnsanın nefsini yönde eğitebilmesi ise son derece kolaydır. Önemli olan kendisini yeterli görmemesi, nefsinin sesine her zaman şüpheyle yaklaşmasıdır. Ancak bencillik ve cimrilik kavramlarını da yanlış anlamamak önemlidir. Bazı insanlar Allah  korkusundan ve ahiret inancından yoksun olmaları sebebiyle bencilliği ve cimriliği adeta bir hayat felsefesi haline getirmişlerdir. Bu kişiler her zaman önceliği kendilerinde bilmeyi, herkesten çok kendi menfaatlerini koruyup kollamayı kendilerince zekice bir davranış olarak algılar ve bunun iyi bir özellik olduğunu zannederler. Bu nedenle de yaptıklarıyla Allah  Katında nasıl bir sorumluluk yüklendiklerini hesaba katmazlar. İnsanın Kuran ayetlerini düşünürken, cimri ve bencil tutkuları sadece bu tarz insanlara ithaf edip, konuyu sadece din ahlakını bilmeyen ve yaşamayan insanlarla sınırlaması yanlış olur. Müminlerin her zaman nefislerinin telkin edebileceği kötülüklere karşı dikkatli olmaları ve tüm tedbirleri almaları gerekir.

Bediüzzaman Said Nursi fedakarlığın, ihlasa ve samimiyete vesile olduğunu, bir Kuran ayetiyle şu şekilde açıklamıştır:

"Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr Suresi, 9) sırrıyla ihlas-ı tâmmı (eksiksiz ihlası) kazanınız. (Risale-i Nur Külliyatı, 21. Lema, s.160)

Allah  ayetinde müminlerin kendilerinde bir eksiklik, açıklık ya da ihtiyaç olsa bile diğer mümin kardeşlerinin nefislerini kendilerinden üstün tuttuklarını, tercih yapmaları söz konusu olduğunda da kendi nefislerinden değil kardeşlerinden yana tavır koyduklarını bildirmiştir. Medine'de yaşamakta olan Müslümanlar, Mekke'den hicret ederek gelen ihtiyaç içerisindeki mümin kardeşlerine infak etmekten, kendileri zor durumda kalarak bile olsa onları yerleştirip barındırmaktan dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymamışlardır. Aksine Allah  rızası için nefislerinin bencil ve cimri tutkularını yenmiş olmaktan ve kardeşlerinin nefislerine öncelik tanımış olmaktan dolayı da büyük bir sevinç ve mutluluk duymuşlardır.



Tüm Müslümanların da bu üstün ahlakı örnek almaları ve fedakarlıkta yarışmaları gerekir. Allah'ın izniyle, her türlü bencillikten ve cimrilikten sakınmak, müminlerin ihlasını ve imanını güçlendirecek, hem dünyada hem de ahirette güzel bir hayat yaşamalarına vesile olacaktır. 

Değerli İslam büyüğü, devrinin müceddidi kabul edilen İmam Gazali Hazretleri de Müslümanların nefis mücadeleleriyle ilgili çok önemli tavsiyelerde bulunmuştur:

… İyi huyları mücahede (gayret), riyazetle (nefsi kırmayla) elde etmek: Bundan şunu kastediyoruz. Mutlu olan ahlakın icap ettirdiği hareketleri, amelleri nefse zorla yaptırmak. Mesela: Cömertliği arzu eden kimse cömert olma hareketini yani dağıtmayı bol bol yapmakla elde eder. Hiç durmadan çalışıp, nefisle mücadele edip, azim ettikten sonra artık o hareket insanın tabiatı icabı olur. Onu yapmak kendisine kolaylaşır ve cömert olur. Tevazu huyunu elde etmek isteyen kimse de aynen böyledir. Nice mütevazi kişilerin yaptığı hareketleri dikte edip uzun bir müddet onlara çalışır. O aynı zamanda nefsiyle de mücadele eder. Ta ki o fiiller kendisinin itiyatları (alışkanlıkları) haline gelir ve huyları arasına girer… Bundan sonra tevazu yapmak kolaylaşır. Diğer iyi huylar da aynen böyledir. Bu prensiple elde edilir… Neticede yaptığı o fiiller insana zevk verir. Mesela cömert, yaptığı cömertlikten, verdiği mallardan zevk alan kişidir. İstemeyerek veren kişiye cömert denmez. (İslam Ahlakı, İmam-ı Gazali s. 69-70)

Her insan, samimi olarak yaklaştığında nefsinin kötü yanlarını görebilecek kadar basiret sahibidir. Bir insan kötülük yaptığında kendi kendine ne kadar mazeret sunsa da aslında bunu bilebilecek bir ferasete sahip olduğu Kuran'da bildirilmiştir. (Kıyamet Suresi, 14-15) İman edenlerin diğer insanlardan farkı, samimi yaklaşarak nefislerindeki kötü yanları iyi tespit edip, görebilmeleridir. İhlasla yaptıkları uygulamalarla son derece seçkin bir ahlakı yaşamaya başlayan bir müminin tek ölçüsü Kuran ahlakıdır ve örnek alacağı kişiler de Allah'ın Kuran'da örnek olarak gösterdiği elçiler ve salih müminlerdir. Rabbimiz Kuran’da nefsinin bencil tutkularından korunan, onu kötülüklerden arındıran tüm müminleri şöyle müjdelemektedir:

"... Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Teğabün Suresi, 16)

"Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir." (Nazi’at Suresi, 40-41)

İman edenler sürekli olarak şevkle sürdürülen nefisle mücadelelerinn ve eğitimlerinin sonucunda veli karakterli insanlar olmayı umar, cennette Peygemberlerle ve salih müminlerle birlikte olabilmek için de Allah’a dua ederler.